Çamurdan çamura

*fiktiv

Suriyeli bir mülteci karşında durup, tüm varolan gücünü yitirseydi, ne derdi sence? Belindeki erzağın ağırlığı bacaklarını senin dibinde kesip, yorgun bedenini yere çöktürseydi eğer ve o iç dünyasında kopan velvelesini bir kuşuda kendinden atıp, kelimelere sığıştırsaydı – ne düşünüyorsun, nasıl çalardı o hüzün parçası? Belki böyle:

*“Altımdakı toz burnumun ucuna dokunuyordu. Hapşırırken kemiklerim birbirine sürtüyordu. Ne zaman böyle kırık-dökük oluşa, böyle acizliğe yargılanmıştım? Geçidim bir nebze daha daralmış gibiydi, üstümde bir dairede uçuşan kuşların sesleri, bastığım çimenlerin kırılışı, terkettiğim evimin önündeki suların dalgalanışı ve yanındakı çelimsiz kayaların üstüne çarpışı; hiç biri kulaklarımın derinliklerine uzanan bombaları, benliğimi kapsayan ölüm gürültüsünü örtemiyordu ne yazık ki. Duyularım mazimde tıkıla kaldı adeta. Anlıyormusun?“, diye sorsaydı mesela, nasıl bir yanıt verirdin, nasıl verebilirdin? Sessizliğine aldırış etmeden devam etseydi, „Vatanımın sesini kısan yokmu?“ diye sorsaydı – yine susardın, yine susardık. Nasıl bir cevap bu soruların boşluğunu dolduracak kadar yeterli olabilirdi ki zaten? Ve devam konuşup, içindekilerini dökseydi o kardeşin.

„Meğer ne ürkütücüymüş altında büyüdüğüm göğün sesi! Ülkemin doğası ruhumu güzel pençeleri ile çirkin bir bağımlılığa sürüklerken, bedenim ordan kopmak zorunda kaldı. Bugünden yarına, sabahdan geceye.“

Bu sözler karşısında omuzların çöker, gözlerin yere yaslanırdı belkide. Susardı mesela, bir veya üç saniye, bir müddet susardı, düşünüp, katlettiği yol boyunca yaşadığı duygularını titrek bir dil ile harflere kondurmaya çalışırdı belkide:

„Geçirdiğim günleri hatırlama çabasında alnımdan düşen ter tanelerini usulca silerken, aklımı kuşatan hatıralarla birlikte erzağımında ağırlastığını anladım. Korktum çokca. Çöktüm, biraz daha çöktüm, ellerimle puslanmış dizlerime tutundum. Ürperdim, dönüp kaçmak arzusu her soluğumun arasına yerleşmişti ve ben – ben yolun sonuna ulaşınca hiçbir zaman yapmadığımı yapmaktan biraz olsun çekinmedim. Yere oturup, hüngürce ağladım. Gözlerimin içi yaşdan taşınca, tuzlu hüzün selleri dudaklarımı kapsadı. Bir hafta önce son defa topraklarıma sürdüğüm ellerimle yüzümü örttüm ve durmaksızın ağladım. Ne kadar sürdü nemli, yeni ve zerre kadar tanıdık gelmeyen toprağın üstündeki oturuşum, geleceğimi ele geçiren bembeyaz bir kağıt parçasını beklemem, bilmiyorum.“

Ve sonra başını sana doğru çevirse, vatanından, eski hayatından yaşadığı o korku dolu ayrılış anını ağır ağır anlatsa sana, nasıl bakardı vicdan gözün o sualler ile çizilmiş masum yüze?

„Kendimi son defa ülkemin gökyüzünü izlerken buldum belirsiz bir anda. Farklı bir bakış değildi, farklı bir algılayışdı sadece. Farklı bir manzara değil, farklı bir bakışdı. Yıldızların parıldayışının arasında, ay ışığın altında yüreğimdeki eskiden kalma, tozlu ve saçılmış fikirlerin artık toparlanılmasına gerek kalmadığı geldi birden bire aklıma. Inanırmısın, gerçek manada sevinmiştim buna. O anda buna çok sevinmiştim, anlamsız bir şekilde. Bir çocuğun annesinin görmediği bir anda izin verilmediği halde ikinci şekeri ağızına atmasının başarısına sevindiği, fakat bir kaç saat sonrada karın sancılarından yığıldığı gibi mesela. Aslında bu sevinç kendimi avutma çabasıydı, eski yıllarımda yaşadığım küçük problemler, küçücük sorunları bugünkü varolma mücadelemle bir saniye düşünmeden değiştirebileceğimden eminim. Bizi bekleyen bunca insan için saçma bir boyutda olan küçük tekneye bindik. Yağmur yağdı ve ben kuru yüzümü usulca düşen su damlalarının altına tuttum, büyüdüğüm göğün altından yağan yağmurun farkını bulmaya, bunu ise hafızama nakşetmeye çalıştım. Sahi, bana ölüm veren bir yerden kopmak bu kadar zor olmamalıydı. Ve tabiiki korkuyordum, tekne her an bir morga dönüşebilir, biz ise tüm yolculuk boyunca kıyafetlerimizi kefen olarak görüp, boğulma tehlikesine hapsolmuştuk. Ama ne idi ki gidiş zaten? Herşey çamurdan çamura, diye teselli ediyordum kendimi. Her insan çamurdan yaratılıp, en sonundada Melek’ül mevt aracılığıyla çamura yatırılacakdır. Ne idim ki ben? Her daim bir yolcu değilmi zaten, sadece bir seyyah, yaşam rutininde pervasızca dönen bir beşer. Çamurdan çamur oluşa bir kaç nefes sadece, çamurdan çamura yıllar kelimesi ile süslenmiş bir adımlık yol. Gitme ihtimali bu kadar şaşırtıcı olmamalıydı. Ama dediğim gibi, bende beşerim, tabiiki korkuyordum. Hepimiz korkuyorduk. Ciğerlerim ensemdeki nefessizliği hissetmiş olmalıydıki, kalan soluklarını çeke çeke verip-alıyordu.

Biliyormusun bir kaç sene önce şu an yaşadıklarımı sorular ile kendi kafamda ekmiştim, şimdi istemeden yaşayarak biçiyorum tümünü. Böyle çabuk gelişebiliyor işte, bizimde savaşsız zamanlarımız vardı ve senin, sizin gibi emniyetinin en büyük hazine olduğunu bir kere olsun düşünmeyecek kadar rahattım, güvendeydim. Yaşıyordum, belirli dokular üstünde, yaşamanın kendisinin ne kadar değerli olduğunu unutarak.“

Diyerek bitirirdi belki bu hayali konuşmayı. Sen ne derdin, ne diyebilirdin ki?

Mültecilerin acıları sözcüklere sığmadığı gibi, soruları da verebilecek bir cevap ile yeterli kalmaz, kalamaz işte.

Advertisements

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s